UĞUR ASLANTURK
  BİLİYORMUSUNUZ?
 

Hamburgerin adı nereden geliyor?

"Ham" kelimesinin İngilizce'deki anlamı "domuzun bacağının üst kısmından tuzlanarak ve kurutularak yapılan yemek" demektir. Öyleyse hamburger domuz etinden yapıldığı için mi bu adı almıştır?



Kesinlikle hayır! Hamburgerin tarihi Orta Asya'ya Tatar diye bilinen Türk toplumlarına kadar uzanır. O zamanlar savaşçı Tatar atları çiğ et yiyorlardı. Zamanla bu eti eğerlerinin altına koyduklarında, uzun seferlerde atın hareketleri sonucunda bu etin bir şekilde az da olsapiştiğini ve daha kolay çiğnenebilir hale geldiğini keşfettiler. Yıllar geçtikçe, Asya steplerindeki uzun seferlerinin sonunda bu eti eğerin altından çıkarttıklarında ona tuz, biber ve soğan da ilave ettiler ve sonunda bugünkü bilinen "Tatar Bifteği" ortaya çıktı.



Almanya'nın Hamburg şehrinden bir tüccar, ticaret amacıyla gittiği Orta Asya'da 19. yüzyılın ortalarında Tatar Bifteği'ni görür ve Almanya'ya getirerek Hamburg bifteği olarak sunar. Daha sonraları bir aşçı bu eti kızartarak servise sunar ve ona "Hamburg'a ait" anlamında hamburger adını verir.



Hamburger Almanya'yı iki yolla terk eder. Yine 19. yüzyılda bir fizikçi aynı zamanda yemek geliştirme uzmanı olan Dr. J. H. Salisbury hamburgeri İngiltere'ye getiri. Salisbury sağlıklı bir yaşam için günde üç kere, önden sıcak su ile yıkanmış biftek yenilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu şekilde hazırlanan hamburgere İngiltere'de "Salisbury Bifteği" adı verildi. Diğer yolla ise, 19. yüzyılın sonlarında Alman göçmenleri ile Amerika'ya gitti. Hamburger etinden yapılan köftelerin ismi burada hamburger olarak yerleşti. Yani tarihin hiçbir safhasında hamburgerin içinde domuz eti olmadı. Gerisin geriye Türkiye'ye döndüğünde ise tarihinin atalarımıza dayandığını bilmeyenler geleneksel damak tadımıza uygun olmadığını ileri sürdüler. Bu arada belirtelim ki, Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD'de İngilizce’deki Alman kökenli kelimeleri ayıklamak için yapılan çalışmada, hamburgerin ismi de "Salisbury Bifteği" olarak değiştirilmeye çalışıldı, ama tutmadı.



Gökyüzü neden mavidir?

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır. Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.



Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir. Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı arafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.



Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı. Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?



Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeniyle gözümüze ulaştığı mesafe de uzandığından, ışınları ona bakanlara da çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağıtılması demektir. Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.



Niçin gök gürlüyor?

Kış aylarında kar yağarken şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü nadiren olur. Yıldırım ve gök gürültüsünü en çok yaz aylarında, hava ılık ve nemli iken yükselen havanın etkisiyle olur. Kış aylarında havanın alçak ve yüksek kısımları arasında ısı farkı az, alçak seviyelerde ise nem de fazla olduğundan şimşek, yıldırım ve sonucunda gök gürültüsü olayı daha az görülür. Şimşek yıldırım etraflarındaki havayı saniyenin milyonda biri kadar bir sürede 30 bin dereceye kadar ısıtırlar. Isınan bu hava aniden genleşir, genişler. Normal atmosfer basıncının neredeyse 100 misli bir basınçla, ses hızından çok hızlı ses dalgaları yayar. Bu aynen ses hızını geçen uçaklarda olduğu gibi kulağımıza bir nevi patlama sesi olarak ulaşır. Buna gök gürlemesi diyoruz. Şimşek de, yıldırım da tek bir olay değil bir seri olayın birleşimidirler. Yıldırımın ilk çakışından sonraki yukarı doğru olan dönüş çıkışında, elektrik akımı daha güçlü olduğundan kulağımıza gelen ikinci ses birincisinden güçlüdür. Yıldırım veya şimşeğin görülmesi ile gök gürlemesinin duyulması arasında geçen süre saniye olarak ölçülür ve üçe bölünürse uzaklık kilometre olarak bulunabilir. Çünkü gök gürültüsünün sesi bize ses hızı ile ulaşırken, şimşek ve yıldırımın görüntüsü gözümüze ışık hızıyla ulaşır. Gök gürlemesi normal şartlarda 24 kilometreden daha fazla mesafelerden işitilmez.



Vücudumuz

İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Her dakika bunlardan 300 milyonu ölür. Eğer sürekli olarak yenilenmeselerdi, bütün hücreler 330 gün içinde ölecekti. Su, vücudun %69'unu teşkil eder. Normal bir insanda yaklaşık 47 litre su vardır. Teneffüs, terleme ve boşaltım ile her gün 2.4 litre su kaybedilir. Su, vücuttaki çoğu dokunun %20 ile %80'ini ,beyin dokusunun ise %85'ini oluşturur. Eğer 73 kilogramlık bir insanın vücudundaki suyun tamamı çıkarılacak olsaydı, geriye sadece 29 kilogramlık bir vücut kalacaktı. Su dışında vücutta birçok madde daha mevcuttur. Mesela normal bir vücutta, küçük bir sundurmayı yıkayacak kadar sönmüş kireç, 7 büyük sabun kalıbı yapacak kadar yağ, orta boy bir kavanozu dolduracak kadar şeker, 6 tuzluğu dolduracak kadar tuz, 9 bin kurşun kalem yapacak kadar karbon(13kg), 2 bin 2 yüz tane kibrit yapacak kadar fosfor, 25 milimetrelik bir çivi yapacak kadar demir, bir kaşık sülfür ve 30 gram diğer metaller bulunur.



-30 bölümlük meşhur et-Tasrif Limen Acize Ani’t-Telif isimli ‘Tip Ansiklopedisi’ni oluşturmak için Zehravî’nin (936–1013) tam 50 yılını harcadığını ve bu kitabin Orta Cağ Avrupa cerrahisinin temel eseri haline geldiğini...

 


-Ibn-i Sina’nın (980-1037) el-Maadin adı altında mineralojinin temellerini okuttuğunu...

 


-Kadife ile beraber dokuma tekniğinin Müslüman tekstilciler tarafından Avrupa’ya tanıtıldığını...

 


- Orta Cağ Avrupasında 12–14. yüzyıllarda Müslüman ilim adamlarından yapılan tercümeler dışında kayda değer ilmî bir eserin bulunmadığını...

 


-Günümüzdeki ile tıpatıp ayni olan Trigonometri tablolarının, 1000 sene önce büyük İslâm âlimi Battanî (858–929) tarafından meydana getirildiğini...

 


-Ferganî’nin (850–895) kaleme aldığı “Gök Kürelerinin Hareketleri” kitabinin Avrupa’da tam yediyüz sene tek otorite olarak okullarda okutulduğunu...

 


-Coğrafyacı ve haritacı Ibn-i Havkal’in (10. yy.) dünya coğrafyasını yazmak için tam otuz sene seyahat ederek bilgi topladığını ve bu topladığı bilgilerle “El-Mesalih ve’l-Memalik” adli meşhur eserini yazdığını...

 


-Güney Rusya, Hindistan ve Anadolu hakkında ilk ayrıntılı bilgilerin Müslüman coğrafyacılar tarafından kaleme alındığını, Cin’in resmî haritasının bile 14. yy. Müslüman haritacılar tarafından yapıldığını...

 


-Günümüz Matematiğine cebirin “el-Cebr ve’l-Mukabele” adli eseriyle Harizmî (780–850) tarafından kazandırıldığını...

 


-Zamanın en geniş ilaç yapım laboratuarının el-Vahidî tarafından bilim dünyasına kazandırıldığını...

 


-Nijer Irmagi hakkında en eski doğru ve detaylı bilgilerin Mes’ûdi’ye (?-956) ve Volga nehri hakkındaki ilk detaylı coğrafî bilgilerin Bağdat halifesi tarafından 921 yılında araştırma için gönderilen Ibn-i Fadlan’a (10. yy.) ait olduğunu...

 


-Residuddin’e(1280–1318) ait “Câmî et-Tevarih” isimli kitabında 14. yy.da kapsamlı bir şekilde Cin tarihinin islendiğini...

 


-Batinin eczacı nedir bilmediği 9. yy’da sadece Bağdat’ta 60 eczacının reçete ile ilaç verme uygulaması yaptıklarını...

 


-9. yy’dan başlayarak tam 600 sene dünyanın herhangi bir yerinde bilim tahsili yapacak herkesin “bilim dili” olan Arapca’yı öğrenmek zorunda olduğunu...

 


-Tarihte ilk defa gezici klinik servisinin 11. yy’da Müslümanlar tarafından oluşturulduğunu...

 


-Batılı bütün bilginlerce dünya düz kabul edilirken, dünyanın yuvarlak olduğunu, Harizmî’nin “Kitab el-Suret el-Ard” kitabında 9. yy’da ispat ettiğini...

 


-Sorbon Üniversitesi talebelerinin 19. yy’a kadar, Ibn-i Sina’nin “el-Kanun fi’t-Tip” kitabından imtihan olmadan mezun olamadıklarını...

 


-Asil adi Ebu Yusuf Yakup bin Ishak olan ve Avrupa’da “Al-Kindus” lakabıyla tanınan Kindî’nin (796–872) çeşitli konularda 265 ayrı bilimsel ders kitabi yazdığını...

 


-Kıta kaymaları, epirojenez, orojenez ve levha tektonigine ait ilk bilgilerin 10-12. yy’da yaşamış Müslüman jeologlara ait olduğunu....

 


-“Sinüs Teorisi” ve çok bilinmeyenli denklemlerin Müslüman matematikçilerce ilim dünyasına kazandırıldığını.

 


1)İDARECİ HER HAREKETİNDE ADİL OLMASI GEREKTİĞİNİ: -İslam dini idarecilere şunu vaaz eder. “Elinizin altındakilere muamele ederken, adaletli davranın, ayırım yapmayın. Toplumdaki konumu ne olursa olsun, herkese eşit muamelede bulunun.”Halife Ömer, hakim olarak görevlendirdiği Ebu el–Eş'ari'ye bir mektup yazar ve uyarıda bulunur: "Onlara yüzünü çevirirken, huzurunda otururken ve aralarında hüküm verirken insanlar arasında eşitliği sağla! Bunu yap ki, şerefli bir kimse kendisine meyledip, onu kollayacağını ü-mit etmesin, zayıf kimsede adaletinden ümit kesmesin."

 

2) ÇOCUKLARA MAAŞ BAĞLANDIĞINI: Bir gece Hazreti Ömer'in yolu Medine'nin kenar mahallelerinden birine düşer. Yolda yürürken, bir çocuğun ağladığını işitir. Önce önemsemez, sıradan bir ağlama diye düşünür. Fakat çocuğun ağlaması duracak gibi değildir. Ömer'in dikkatini çeker. Sesin geldiği hanenin yanına varıp, içeri girmek için izin ister. Haneye giren Ömer kucağında çocuk olan kadınla tartışır. Kadın karşısındakinin Halife Ömer olduğunu bilmez. Ömer, çocuğu ağlattığı için kadına sitem eder. Kadın der ki: –Sütüm kesildi, çocuğumu emziremiyorum. Halife'nin süt emen çocuklara maaş bağladığını duymuştum. Kimse bana yardım etmedi. Çok fakirim, elimden de bir şey gelmiyor... Hazreti Ömer, kadının yanından hemen uzaklaşır. Evine gelen Ömer perişandır. Sabah namazına mescide çıkar, namaz sonrası dostlarına döner, yaşlı gözlerle şunları söyler: –Vah Ömer'in zavallı haline... Bu güne kadar kaç Müslüman'ın çocuğunun ölümüne sebep oldu acaba? Aynı gün Medine ve çevresine çıkan tellal halka şu bildiriyi duyurur: "Çocuklarınızı sütten kesmek için acele etmeyin. Beytülmalden her bebeğe maaş bağlanacaktır."

3) FAKİR VE DÜŞKÜN GAYRİMÜSLİMLERE YARDIM EDİLDİĞİNİ: Hazreti Ömer yine bir gün Medine'nin kenar mahallelerinden birinden geçmektedir. Yaşlı, âmâ bir dilenci ile karşılaşır. Dilencinin Yahudi olduğunu öğrenen Ömer ona sorar: –Seni bu duruma düşüren sebep nedir? Âmâ Yahudi: –Cizye verdik, zamanla muhtaç duruma düşmeye başladım, yine cizyemi verdim. Sonra yaşlılık geldi ve bu duruma düştüm. Hazreti Ömer can evinden vuruldu. Âmâ Yahudi'nin elinden tutarak, onu evine getirdi. Önce karnını doyurdu, sonra ona yetecek kadar yardımda bulundu. Beytülmal sorumlusunu çağırarak ona şu talimatı verdi: "Bu ve bunun gibi olanlara dikkat edin. Allah'a yemin ederim, eğer biz onun gençliğinin verimini aldıktan sonra kocayıp yaşlanınca böyle sefil bırakırsak, ona karşı insaflı hareket etmiş olmayız. Zekât fakirlere ve miskinleredir. Buda kitap ehlinin yoksullarındandır."

4) GAYRI MÜSLİM HALKIN İSLAM'IN HİMAYESİNDE OLDUĞUNU: Irak yeni fethedilmişti. Halkın önemli bir kısmı İslam'ı kabul etmiş, eski dinleri üzerine kalanlarda olmuştu. Bunların arasında Hîre halkı vardı. Irak fatihi Halid bin Velid Hîre halkı ile bir anlaşma yaptı. Hazreti Halid; anlaşma metninde şunları yazdı: "Bütün Hîre halkı cizye verecek. Ancak! Çalışamayacak kadar yaşlı, herhangi bir hastalığa müptela olmuş yâda durumu iyiyken fakir düşmüş, kendi dindaşları sadaka vermeye başladığı kimselerden cizye alınmayacak. Beytülmalden onlara ve ailelerine yardım yapılacak. Ta ki fakir ve miskinler İslam yurdunda kaldıkları sürece, onların ihtiyaçları karşılanacaktır. İslam yurdundan ayrılıp, başka yere giderlerse bizim onlara karşı olan yükümlülüğümüz son bulacak."

5) DİLENCİ GAYRİ MÜSLİMLERE MAAŞ BAĞLADIĞINI: Hazreti Ömer, yine bir gün yaşlı bir dilenci ile karşılaşır. Dilencinin gayrimüslim olduğunu öğrenir. Gayrimüslim dilenciye: –Gençliğinde senden cizye alıp yaşlanınca seni bu halde bırakırsak, biz sana karşı insaflı davranmış olmayız, dedikten sonra beytülmal görevlisine şu talimatı verdi: –;;;Bu adamın hâlını düzeltecek kadar maaş bağlayın.

6)GAYRİ MÜSLİMİ ÖLDÜRENİN CENNET KOKUSUNU ALAMIYACAĞINI: Anlatacağımız hadise Mısır'da kurulan "Tolun" devleti zamanında meydana geldi. Tolun devleti, İlk Müslüman Türk devletidir. Kurucu hükümdarından başka içinde Türk yoktu. Mısır'da yaşayan Hıristiyan rahiplerden biri, Tolun ordusunun komutanlarından biri tarafından gasp edildiğini söyleyerek, hükümdar Ahmet bin Tolun'a arz edip, şikâyette bulundu. Ahmet bin Tolun, adı geçen komutanını çağırıp, onu şiddetle azarladı. Rahipten aldığı malı geri verdirdikten sonra: "Rahip eğer iddia ettiğin malın kat kat fazlasını dahi söylemiş olsaydı, o miktarı sana geri ödemeni söyler, seni buna mecbur ederdim." dedi.

7)İSLAM DEVLETİNİN ZENGİNDEN ALIP FAKİRLERE VERDİĞİNİ: İslam devleti; fakir, yoksul ve miskinlerin ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Gün olurda devletin beytülmali (hazinesi) ihtiyaca cevap vermeyecek duruma düşebilir. Fakir, garip ve miskinler bu durumda ne yapacak? İşte İslam devleti bunun çözümünü şöyle açıklamaktadır. “Devlet zenginlerin mallarından, fakir, garip ve miskinlerin ihtiyaçlarını karşılayacak kadarını alabilir. Zenginler devletin verdiği bu karara uymaya mecburdur.”

8)HALİFENİN HESAP VEREMEME KORKUSUNDAN AĞLADIĞINI: Ömer bin Abdülaziz öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, yönetimi altındaki her ferdin derdi ile dertlenir, sıkıntısına ortak olurdu. Bir gün evinde kıldığı namazın ardından, namazgâhından kalkmadı. Elini yanağına koyarak, ağlamaya başladı. Durumu gören hanımı yanına gelip: –Niçin ağlıyorsun, diye sordu? Ömer bin Abdülaziz: –Yazık sana ey Fatima! Ben ümmetin bütün işlerini üzerime almış bulunuyorum. Bu işlerin içinde aç kalan fakir, bakımsız hasta, çaresiz çıplak, gönlü kırık yetim, dul kadın, kahretmiş mazlum, esir alınmış yabancı, malı az olup bakmakla yükümlü çocuğu çok olan, bunların her birini düşünmek zorundayım. Aziz ve Celil olan Rabbim kıyamet gününde bunların halinden beni soracak ve beni bunların hâllerinden sorumlu tutacak. Peygamberimiz bunlar için benimle davalaşacak. Rabbimin sorumlu tutmasına, peygamberimin davalaşmasına karşı hiçbir delilimin, dayanağımın olmayacağından korkuyorum. Namazdan sonra bunlar aklıma geldi de ağladım.

9)KİMSENİN HAKKININ KİMSENİN YANINDA KALMADIĞINI: İslam Halifesi Hazreti Ömer... Mısır'dayız... Amr İbnu'l–As Mısır valisidir. Amr'ın oğlunun da katıldığı bir yarış yapıldı. At yarışını, bir Kıpti kazandı. Bu durum Amr'ın oğlunu öfkelendirdi. Bir Kıpti koskoca valinin oğlunu nasıl geride bırakır? Amr'ın oğlu Kıpti'yi kırbaçlar... Kırbaçlanan Kıpti hakkını almak için Medine'nin yolunu tutar. Başına gelenleri Medine'de Halife Hazreti Ömer'e arz edip şikâyette bulunur. Hazreti Ömer, Kıpti'ye beklemesini söyler. Mısır'a da haber göndererek Valinin oğlunun derhal Medine'ye gelmesini emreder. Amr İbnu'l–As'da oğlu ile birlikte Medine'ye gelir. Davalı davacı karşı karşıyadır. Hazreti Ömer elindeki kırbacı Kıpti'ye verir: –Sana kaç kırbaç vurduysa, sende o kadarını şu soylunun oğluna vur. Kıpti, kırbacı vurup bitirince, Hazreti Ömer: –Şimdi şu kırbacı Amr'ın çıplak alnına vur. Oğlu, babasının valilik makamından güç almasaydı sana kırbaç vuramazdı, der. Kıpti Valiye vurmaktan imtina eder: –Ben bana vurana vurdum, bu kadarı benim için yeterlidir, der. Bunun üzerine Hazreti Ömer Amr İbnu'l–As’a döner ve şu çağları aşan sözünü söyler: –Ey Amr! Annelerin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz. İslami yönetim altında bulunan fertler özgürlüklerini alabildiğine yaşar. İnsan hiçbir beşeri rejimde olmayacak kadar özgürdür. Ulaşım imkânlarının son derece kısıtlı olduğu bir devirde, kendine haksızlık yapan valinin oğlundan hakkını almak için Mısır'dan Medine'ye gitmek göze alınıyordu. İnsanlar biliyordu ki; İslam, kimsenin hakkını, kimsenin yanında bırakmaz.

10)İSLÂM DİNİNİN TEKELLEŞMEYE KARŞI OLDUĞUNU: Resulullah'ın "Benden sonra peygamber gelecek olsaydı, Hattab'ın oğlu Ömer olurdu" buyurduğu, İslam tarihinin gözbebeği Hazreti Ömer'in halifelik devrindeyiz. Fetihler yapılıyor, İslam her geçen gün daha çok yayılıyordu. Bununla beraber, Müslümanların imkânları genişliyor, refah seviyesi yükseliyordu. Kureyş'in ileri gelen eşrafı ticarete ağılık vermeye başladı. Servetlerini çoğalttıkça çoğalttılar. Öyle bir duruma gelindi ki; Kureyş'liler devrin en büyük zenginleri oldu. Halife Ömer bu gelişmeyi endişe içinde yakından takip etmektedir. Bir gün Hazret Ömer Kureyş'ın zenginlerini toplar ve onlara şu tarihi uyarıyı yapar: –Ey Kureşliler! Siz Allah'ın malını kendi aranızda dönüp dolaştırıp bir güç haline gelmek istiyorsunuz. Şunu bilin ki; Hattab'ın oğlu Ömer hayatta kaldıkça bunu size yaptırmayacaktır. Şunu bilin ki; ben sizi Medine taşlığında durup bekleyeceğim, sizi cehenneme götürmesinler diye kuşaklarınızdan tutup çekeceğim. İslam sermayenin birkaç kişinin tekelinde toplanmasına karşıdır. Ticaret birkaç kişi ve gurubun arasında tekelleşirse, insanların arasına kin duyguları girerek cemiyet sınıflara bölünür. Sömürü düzeni kurulur, zulüm artar. İnsanlığın 21. yüzyılda ancak akledebildiği bir hususu Hazreti Ömer bin dört yüz yıl önce uyguladı.

11)FATİH'İN TOPLARI:Fatih Sultan Mehmed'in, Istanbul'un fethi icin balistik hesaplarini bizzat kendisinin yaptigi, yaklasIk 17 ton bakir kullanilarak dokulen ve 1,5 ton agirligindaki mermileri 1000 metre uzaga atabilen muazzam toplar dokturdugunu... 50 cift manda ve 700 askerle iki ayda Edirne'den Istanbul yakinlarina getirilebilen bu, o zamana kadar misli gorulmemis toplarin ilk deneme atislari yapilmadan once yakinda bulunan kimselerin dillerini yutmamalari ve gebe kadinlarin cocuklarini dusurmemeleri icin sehrin her tarafina munadiler salinarak toplarin atilacagi zamanin ilan ettirildigini... Insaatinda Koca Sultanin da tas tasidigi Rumeli Hisari'nin, alti bin iscinin geceli gunduzlu vecd ve iman havasinin lezzeti ve heyecani icinde calismasi sayesinde yuz otuz iki gun gibi akil almaz bir zamanda bitirildigini.. Hisarin planina kus bakisi nazar edildigi zaman, Arapca 'Muhammed" yazisi okunacak sekilde oldugunu... Bu muazzam hisarin "Mim" harflerinin oldugu yerde kulelerin , "Ha " ve "Dal" harflerinin oldugu yerde ise istihkamlarin yer aldigini...

12)HARAM YEMEYEN ORDU Osmanli ordusunun, Islam'i tek bir bayrak altinda toplamak gayesiyle Misir seferine giderken Gebze yakinlarindaki baglik-bahcelik bir arazide mola verdiginde Yavuz Sultan Selim'in butun askerlerin heybelerini arattigini ve hicbirinde meyve cinsinden bir sey cikmamasi uzerine ellerini Ulu Dergah kaldirip : "Allahim, sonsuz sukurler olsun! Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eger askerimin icinde tek bir kisi sahibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydim Misir seferinden vazgecerdim" diyerek Rabbine hamd u senalarda bulundugunu...

13)"Ayağını yüzüme baski . Yüzüm Allah Katinda şeref Kazansin" Hintli Müslüman kardeşlerimizin, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşında yüzlerce şehit ve binlerce yaralı verdiklerinin haberini almaları üzerine, kilometrelerce ötedeki kardeşlerinin acılarını bir nebze olsun dindirebilmek için bir heyet teşkil ederek Türkiye'ye gönderdiklerini... Bu heyetin savaş boyunca birçok din kardeşinin yaralarını sarıp başarılı hizmetlerden sonra 1913 Temmuz'unda Hindistan'a döndüğünü… Heyetin Bombay'da büyük bir karşılama merasimi hazırlanıp, gemi limana yanaştığında o günkü Hintli Müslüman liderlerden Muhammed Ali Cevher' in, heyet başkanı Doktor Ensari'ye : "Sen mucahid Osmanlı ordusuna hizmet edip geldin. Ayağını Hindistan topraklarına basmadan bu benim yüzüme bas da, yüzüm Allah katında şeref kazansın" diyerek başını yere koyup yüzünü Dr. Ensari'nin ayakları altına uzattığını...

14)Trablusgarp Mucahidleri Trablusgarp savaşında Osmanli askerlerinin arasında bulunmuş olan Fransiz gazetecisi Georges Lemonun gordukleri karşısında hayretler içinde kalarak: "Türk subayları içinde on iki kez yaralanmiş olanlar vardı. Muthiş bir şey kendileri ile konuştuğum zaman edindiğim intiba şu oldu: "Türk subaylarında yenmek ve ölmek duygusu, inanilmaz bir istek halinde yaşıyordu" diye hatıralarında intibalarını yazdığını...

15)Sultan Vahdeddin'in Vatanperverliği:Osmanlı ordusunun silahlarinin elinden alindigi , duşman filolarinin çanakkale Bogazi'ni aşıp Istanbul'a dayandığı felaketli bir dönemde halife sıfatiyla Osmanlı tahtına oturan Sultan Vahdeddin'in, Osmanlı askeri olarak, şahsını korumak için bırakılmış olan biricik taburu Ayasofya Camii' ne göndererek:"Aziz Istanbul'un fethinin sembolu olan Ayasofya'ya çan takmak isteyenlere ateş ediniz!" emrini verdiğini... 


İşte Dünyanın Yeni Yedi Harikası

Dünyanın yeni 7 harikası belli oldu. 21 adayın yarıştığı ve 100 milyona yakın kişinin oyladığı yarışma sonrasında kazananlar belirlendi. www.seninininternetin.tr.gg

ÇİN SEDDİ

ein Bild

ein Bild

Çin Seddi:

Yapımına 2 bin 227 yıl önce başlanan ve günümüzde UNESCO tarafından koruma altına alınan dünyanın en uzun abidesi, Pasifik Okyanusu'ndan Orta Asya'ya kadar uzanıyor. Büyük Çin Seddi, mevcut surları birleştirilmiş bir savunma sistemi şeklinde birbirine bağlamak ve Çin'i Moğol saldırılarından korumaya için inşaa edilmişti. İnsan eliyle bugüne dek yapılmış en büyük ve uzaydan görülebilen tek abide olan anıtın yapımında binlerce kişinin hayatını kaybettiği ifade ediliyor.

PETRA

ein Bild

ein Bild

Petra:

Arab Çölü'nün bir ucunda bulunan Petra, Kral IV. Aretas'ın (M.Ö. 9 M.S. 40) imparatorluğu döneminde Nabataean'ın muhteşem başkenti idi. Su teknolojisi konusunda uzman olan Nabateanslılar, şehirlerini büyük su kanalları ve su hazneleriyle donatmışlardır. Greko-Roman örneklerine uygun olarak tasarlanmış bir amfiteatr 4 bin kişiyi ağırlayacak kapasitededir. Bugün Petra'nın Mezar Sarayı, 42 metrelik Helen sitili El-Deir Manastırı'nın tapınak duvarıyla Orta Doğu kültürünün göz kamaştıran bir örneğini oluşturmaktadır.

KURTARICI İSA HEYKELİ

ein Bild

ein Bild

Kurtarıcı İsa Heykeli:

Heykel 38 metre yüksekliğinde ve Rio de Janeiro şehrine tepeden bakan Corcovado Tepesi'nin üzerine yerleştirilmiştir. Brezilyalı Heito da Silva Costa tarafından tasarlanan ve Fransız heykeltıraş Paul Landowski tarafından gerçekleştirilen bu anıt, dünyanın en çok tanınan anıtlarından biridir. Yapımı 5 yıl süren heykel Ekim 1931'de açılmıştır. Yılda 1.8 milyon turisti kollarını açarak karşılayan heykel, şehrin ve Brezilya halkının sıcaklığının sembolü haline gelmiştir.

CHİCHEN ITZA PİRAMİDİ

ein Bild

ein Bild

Chichen Itza Piramidi:

Chichen Itza Piramidi (M.Ö. 800 öncesi) Yucatan Yarımadası, Meksika Chichen Itza, Maya medeniyetinin ekonomik ve politik merkezi olarak hizmet vermiş en meşhur Maya tapınak sitesidir. Değişik yapıları Kukulkan piramidi, Chac Mol Tapınağı, Bin Kolonlar Geçidi, Tutukluların Oyun Sahası bugün dahi harikulade bir mimari alan ve mekân düzenleme göstergesi olarak kendini göstermektedir. Piramidin kendisi Maya tapınaklarının en sonuncusu hiç şüphesiz en büyüğüdür.

MACHU PİCCHU

ein Bild

ein Bild

Machu Picchu:

Machu Picchu: Inka İmparatoru Pachacutec 15. yüzyılda Manchu Picchu ("Eski Dağ") olarak bilinen dağda bulutlar içinde bir şehir inşa ettirmiştir. Bu muhteşem yerleşim merkezi And platosundan başlayarak balta girmemiş Amazon ormanlarının Urubamba Nehrine kadar uzanmaktadır. İnkalar tarafından çiçek hastalığı salgınından dolayı terkedilmiştir. İspanyolların İnka İmparatorluğunu ele geçirmelerinden sonra şehir üç yüz yıl boyunca "kayıp" olarak kalmış ve 1911 yılında Hiram Bingham tarafından tekrar bulunmuştur.

ROMA COLİSEUM'U

ein Bild

ein Bild

Roma Coliseum'u:

Roma şehrinin merkezinde bulunan bu muhteşem amfi tiyatro başarılı lejyonerlerin ve Roma İmparatorluğu'nun onuruna inşa edilmiştir. Dizayn tasarımı bugün dahi geçerli olan bir anıttır ve yapılışından 2 bin yıl sonra modern stadyumlar Coliseum'un orijinal tasarımından etkilenmektedir. Bugün, filmler ve tarih kitaplar vasıtasıyla bu arenada seyircilerin beğenisine sunulan acımasız dövüşler ve oyunlar hakkında daha fazla bilgi sahibiyiz.

TAC MAHAL

ein Bild

ein Bild

Tac Mahal:

Bu çok büyük anıt cami beşinci Müslüman Moğol İmparatoru, Jahan Şahın emir üzerine, vefat eden çok sevdiği karısının hatırasına ve onuruna inşa edilmiştir. Her yıl yaklaşık 3 milyon ziyaretçinin gezdiği beyaz mermerden yapılan saray, duvarlarla çevrili bahçelerin içinde yer almaktadır. Tac Mahal Hindistan'da Müslüman sanatının en mükemmel bir mücevheri olarak kabul edilmektedir. Daha sonra İmparatorun burada hapsedildiği ve Tac Mahal'i koğuşunun sadece küçük bir penceresinden gördüğü söylenmektedir.

 

 

biliyor muydunuz?

 
  toplam ziyaretci sayısu 3 ziyaretçikişi burdaydı!  
 

Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol